Nice’tan Saint-Tropez’ye: Güney Fransa’da Sevdiğim Yerler

Seyahat

Nice’tan Saint-Tropez’ye: Güney Fransa’da Sevdiğim Yerler

Nice, Èze, Monaco, Menton, Antibes, Cannes ve Saint-Tropez arasında; Côte d’Azur’da tekrar görmek isteyeceğim yerler ve yol boyunca aldığım küçük notlar.

Yazan İdil AzarEylül 202610 dk okuma

Güney Fransa uzun zamandır görmek istediğim yerlerden biriydi. Fakat oraya gittiğimde beni en çok etkileyen şey, yıllardır fotoğraflarda gördüğüm o mavi deniz ya da pastel renkli binalar olmadı. Hayatın ritmiydi.

Sabahları kahvenizi alıp deniz kenarında yürümek, öğle yemeklerinin uzaması, küçük kasabalar arasında günübirlik yolculuklar yapmak ve hiçbir şey yapmadan geçirilen birkaç saatin boşa geçmiş gibi hissettirmemesi… Côte d’Azur bana biraz da hayatın her anının verimli olmak zorunda olmadığını hatırlattı.

Nice’tan Saint-Tropez’ye uzanan bu rota boyunca birbirine yakın ama karakter olarak oldukça farklı yerler gördüm. Bazılarına birkaç saat yeterliydi. Bazılarından ise ayrılırken biraz daha kalmak istedim. İşte Güney Fransa’dan benimle kalanlar.

Nice — Başlamak için en doğru yer.

Nice bence Côte d’Azur’u keşfetmek için en iyi başlangıç noktalarından biri. Şehrin yeterince büyük olması restoran, kafe ve şehir hayatı açısından seçenek sunarken çevresindeki küçük yerlere ulaşmak da oldukça kolay.

İlk yapılacak şeylerden biri elbette Promenade des Anglais boyunca yürümek. Ancak Nice’ı yalnızca sahil şeridinden ibaret görmemek gerekiyor. Vieux Nice’ın dar sokakları, küçük meydanları ve renkli cepheleri şehrin bambaşka bir tarafını gösteriyor.

Cours Saleya çevresinde dolaşmak, ara sokaklarda kaybolmak ve gün içerisinde tekrar denize dönmek benim Nice’ta en sevdiğim ritüellerden biri oldu.

Nice aynı zamanda çevreyi keşfetmek için kendinize bir üs yaratabileceğiniz yerlerden. Her gün bavul taşımak yerine burada birkaç gece kalıp Èze, Monaco, Menton ya da Antibes gibi yerlere günübirlik gitmek çok daha rahat.

Èze — Birkaç saatliğine başka bir dünyaya çıkmak.

Èze, fotoğraflarda güzel görünen ama gerçekte çok daha etkileyici bulduğum yerlerden biri oldu. Dağın üzerinde kurulmuş küçük Orta Çağ köyünün taş sokaklarında yukarı doğru yürüdükçe Akdeniz manzarası giderek açılıyor.

Buraya gelirken rahat ayakkabı giymek gerekiyor çünkü köyün büyük bölümü yürüyerek ve yokuş çıkarak keşfediliyor. Ben Èze’ı tam günlük bir destinasyondan çok birkaç saatlik bir kaçış olarak düşünüyorum.

Sabah gidip köyü gezmek, manzaraya karşı biraz vakit geçirmek ve ardından başka bir sahil kasabasına devam etmek güzel bir rota oluşturuyor. Ama acele etmeyin. Èze’ın güzelliği zaten yapılacak çok fazla şey olmamasında.

Monaco — Côte d’Azur’un başka bir yüzü.

Monaco’ya geçtiğiniz anda atmosfer değişiyor. Monte-Carlo, ihtişamlı otelleri, kumarhanesi, arabaları ve yatlarıyla Fransız Rivierası’nın daha gösterişli tarafını temsil ediyor.

Casino de Monte-Carlo çevresinde yürümek, Hôtel de Paris’nin bulunduğu meydanı görmek ve limana doğru devam etmek birkaç saat içerisinde yapılabilecek şeyler. Ben Monaco’yu özellikle çevredeki küçük sahil kasabalarıyla aynı seyahatte görmenin ilginç olduğunu düşünüyorum.

Bir tarafta Èze’ın taş sokakları ve sakinliği, kısa bir yolculuk sonrasında ise Monte-Carlo. Côte d’Azur’un bu kadar küçük bir coğrafyada birbirinden farklı hayatlar sunması seyahatin en sevdiğim taraflarından biriydi.

Menton — Daha sakin bir Riviera.

Menton, diğer duraklara kıyasla daha sakin hissettiren yerlerden. İtalya sınırına oldukça yakın olduğu için mimarisinde ve atmosferinde iki ülkenin etkisini aynı anda hissetmek mümkün.

Renkli binaları ve sahil boyunca uzanan görüntüsüyle fotoğraflarda çok güzel görünse de burayı sevme sebebim biraz daha yavaş hissettirmesiydi. Eğer Côte d’Azur seyahatinizde kalabalıktan uzaklaşmak istediğiniz bir gün varsa Menton güzel bir alternatif.

Antibes — Beklediğimden daha çok sevdiğim yer.

Bazı destinasyonlara büyük beklentilerle gidersiniz, bazıları ise sizi hazırlıksız yakalar. Antibes benim için ikincisiydi.

Eski şehir kısmında yürümek, küçük sokakları keşfetmek ve ardından denize çıkmak burada yapılabilecek en basit ama en güzel şeylerden. Nice ve Cannes arasında kaldığı için rotaya eklemesi de oldukça kolay.

Büyük bir yapılacaklar listesiyle gitmek yerine birkaç saat ayırıp yürümek bence Antibes için yeterli. Bazen bir yeri sevmeniz için orada mutlaka önemli bir şey yapmanız gerekmiyor. Antibes bana biraz bunu hatırlattı.

Cannes — Film festivalinin ötesinde.

Cannes denildiğinde akla doğal olarak film festivali geliyor. La Croisette boyunca uzanan oteller, mağazalar ve plajlar da şehrin beklediğiniz o gösterişli tarafını fazlasıyla veriyor.

Palais des Festivals’i gördükten ve Croisette boyunca yürüdükten sonra eski şehir tarafına geçmek ise Cannes’ın başka bir yüzünü gösteriyor. Ben burayı tam bir gün geçirmekten çok rota üzerindeki duraklardan biri olarak sevdim.

Özellikle Nice merkezli bir seyahatte Antibes ve Cannes aynı rota içerisinde düşünülebilir.

Saint-Tropez — Bir destinasyondan çok bir ruh hali.

Saint-Tropez’ye vardığımda neden yıllardır bu kadar romantize edildiğini biraz daha iyi anladım. Evet, yatlar var. Beach club’lar var. Tasarım mağazaları, pahalı restoranlar ve bütün o Riviera görüntüsü var. Ama Saint-Tropez’nin benim için en güzel tarafı yalnızca bunlar değildi.

Sabah saatlerinde liman çevresinde yürümek, eski şehrin küçük sokaklarına girmek ve kasabanın daha sakin tarafını görmek, buranın yaz aylarındaki gösterişli kimliğinin altında hâlâ küçük bir Akdeniz kasabası olduğunu hatırlatıyor.

Saint-Tropez’yi yalnızca “lüks” kelimesiyle anlatmak bu yüzden bana biraz eksik geliyor. Burası biraz kaçış hissiyle ilgili. Biraz uzun öğle yemekleriyle. Biraz denizden geldikten sonra hâlâ saçınızda tuz varken akşam için hazırlanmakla. Ve biraz da yazın hiç bitmeyecekmiş gibi hissettiren o günlerle.

Ben yeniden gitsem rotayı nasıl yapardım?

Nice’ı birkaç günlüğüne ana merkez yapardım. Buradan Èze ve Monaco’yu aynı gün içerisinde, Menton’u ise zaman varsa ayrı bir günde görürdüm. Başka bir günü Antibes ve Cannes’a ayırırdım.

Saint-Tropez içinse mümkünse günübirlik gitmek yerine en az bir ya da iki gece kalmayı tercih ederdim. Çünkü gündüz ziyaretçileri gittikten sonra kasabanın atmosferini deneyimlemek, burayı yalnızca turistik bir durak olarak görmekten çok daha farklı.

Ve programın içerisinde mutlaka hiçbir yere gitmediğim bir gün bırakırdım. Çünkü Güney Fransa’da öğrendiğim şeylerden biri buydu: Her gün başka bir kasabaya gitmek mümkün olması, bunu yapmak zorunda olduğunuz anlamına gelmiyor.

Güney Fransa’dan aklımda kalan.

Bu seyahatten döndüğümde aklımda tek bir restoran, plaj ya da manzara kalmadı. Daha çok bir yaşam biçimi kaldı. Daha uzun masalar. Daha yavaş sabahlar. Denizin günün doğal bir parçası olması. Güzel giyinmek için özel bir sebebe ihtiyaç duymamak. Bir kahveyi bitirir bitirmez kalkmamak.

Belki seyahat etmenin en sevdiğim tarafı da bu. Başka bir yerde birkaç gün geçirmek bazen kendi hayatınıza dışarıdan bakmanıza izin veriyor.

Bazı seyahatlerden yeni yerler keşfederek dönersiniz. Bazılarından ise hayatınızı biraz farklı yaşamak isteyerek.

Güney Fransa benim için ikincisiydi. Ve belki de bu yüzden, daha dönmeden tekrar gitmek istediğimi bildiğim yerlerden biri oldu.

Yavaşça varmana
izin var.

Büyümenin değeri zaman aldığı için azalmaz. Anlamlı bir hayat, sana hâlâ doğru gelen seçimler aracılığıyla yavaş yavaş kurulur.

Eğer bu yazı sende bir şey bıraktıysa, bugün biraz daha yavaşlamaya ihtiyacı olan biriyle paylaşabilirsin.

Düşünülmüş notlar,
yavaşça gelsin.

Ayda iki kez kişisel notlar, seyahat hikâyeleri, wellness yazıları ve daha bilinçli bir yaşam için ilham.